
Lütfen Tahsin Paşa olun. Biz hepsinde mağlup olduk, Osmanlı’yı parçalamak için bizi o coğrafyadan sürdüler, kukla devletler oluşturdular, İsrail’i kurdular, Abdülhamid’i tahttan indirdiler. Memleketi perişan ettiler bütün değer yargılarını buldozerle ezdiler adeta. Başardılar... Biz başaramadık. Şimdi: O dönemi iyi okur ve anlarsak, biz bugün aynı oyunlara karşı başka bir kuvvet ve refleksle karşı durur, onların kurgulamak istedikleri oyunu bozabiliriz demeye çalışıyoruz. Dizinin yapılma amacı aslında bu.
Yazar, oyuncu ve avukat. 55 yaşında oyunculuğa zirveden bir giriş... Bahadır Yenişehirlioğlu’nun hikayesi hem çok güçlü hem de çok renkli. Hayatının olgunluk döneminde arkadaş hatırıyla başladığı oyunculuğunda şu an ülkemizin en çok izlenen dizilerinden Payitaht Abdülhamid’in Tahsin Paşa’sı. Kitaplarıyla da yıllardır en çok okunan yerli romancılarımızdan... Fazla söze gerek yok, Yenişehirlioğlu’nun kendisi zaten ortada. Çok keyifli, öğretici bir söyleşiden arda kalanları tüm doğallığıyla aktarmak isterim. Hayata, kitaba, çalışmalarına ve dizi oyunculuğuna dair....
Yeni kitabınız Tahta At hayırlı olsun. İçerisinde ciddi karakter mücadeleleri, iyi ve kötü ayırımları var. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Daha önceki kitaplarım zaman sıçramalıydı, yani yüz yıl öncesiyle yüz yıl sonrasını kurguladığım romanlardı. Geçmişte yaşanan olayların bugünün insanına neler söylediğine değinmiştim. Tahta At’ta ilk kez farklı bir üslup denedim, başlıyor ve bitiyor. Bir zaman sıçraması yok. Herhangi bir tarihi döneme yansımıyor. İnsana dair keşifler yapıyoruz, iyi ve kötünün ne olduğunu anlatıyoruz. Bazen iyi gördüğümüz şeyin aslında kötü olduğunu, kötü bildiğimiz şeyin de farklı cephelerinin olabileceğini görüyoruz. Tahta At iki tane yetimin; yetimhanedeki iki çocuğun ve onun perspektifinde bir iş adamının hikayesi.
Tahta At tam bir Musa hikayesi aslında. Kötünün elinde büyüyen iyinin hikayesi... İyi ve kötünün mücadelesi. Psikolojik bir roman. Bir motto söylemem gerekirse tam bir günümüz Musa hikayesi diyorum ben.
Oyunculuk Aklımda Olmayan Bir Şeydi
Payitaht Abdülhamid dizisi çok sevildi. Tabii bu ilk oyunculuğunuz da değil. Nasıl başladınız oyunculuğa?
Oyunculuk, aktörlük aklımın bir köşesinde bile yoktu aslında. Ama yazmak, edebiyat hep kafamın içinde olan bir şeydi. Çünkü ilkokuldan itibaren düzenli olarak okurdum. Rahmetli annem tarafından okumaya yönlendirildim. Babam hastaydı, felçliydi. Babamla ilişkimiz maalesef hiç yoktu; bu sebeple hep anne diyorum. Annem çok okurdu, beni de okumaya kendisi teşvik etmiştir. Aliya İzzetbegoviç dizisinin senaryosunu yazan gazeteci-yazar Ahmet Tezcan var; o sıralar Yedi Güzel Adam’ın senaryosunu yazıyordu. O dizide Erdem Beyazıt’ın geçmişte hocası olan Sahaf İsmail Efendi diye bir karakter yazmış, yazarken de beni kodlamış. Beni aradı, “Yarın Kahramanmaraş’a geliyorsun, Sahaf İsmail Efendi olacaksın” dedi. “Benim oyunculuk eğitimim yok, kamera bilmem, ışık bilmem” dedim nasıl yaparım... “Yok geleceksin” dedi inatla. Tabii dostların taleplerini bazen kırmamak gerekir. Günümüzde insanlar çok hoyrat, hatır gütmüyorlar. Ben hatır gütmenin çok önemli olduğunu düşünenlerdenim. Almanya programımı iptal ettim ve Ahmet’i kırmamak adına Kahramanmaraş’a gittim o gece. Nihayetinde bir bölüm çektik, beni de konuk oyuncu gibi oynattılar.
Sonra TRT’nin dikkatini çekmiş bu, dizinin çok izlenmesi etkilemiş. TRT’nin daha sonra Sevda Kuşun Kanadında diye bir projesi vardı. Bana orada Saatçi Hüsnü’yü oynamamı teklif ettiler. Benim için senaryo önemli, tabii karşılığında bir şeyler alıyoruz ama salt para için yapmıyorum bu işi. Senaryoyu istedim ve çok beğendim. Saatçi Hüsnü’nün bir saatçi dükkanı var ama göstermelik bir şey. Aslında bir metafordur saatçi dükkanı. Hâlâ böyle insanlar vardır Türkiye’de. Onlar görünürde bir iş yapıyordur rızkını temin etmek için ama bu buz dağının görünen yüzüdür, esas kütle aşağıdadır. Oraya girenler değişip, dönüşüp çıkarlar. Bazı insanlar teneffüs ederler insanlara. Sirayet eder, hâl diyoruz buna.
Tahsin Paşa’yı Ancak Saatçi Hüsnü Oynayabilir
Daha sonra TRT’nin Abdülhamid diye bir projesinin olduğunu duyduk. Birden aradılar TRT’den dediler ki “Saatçi Hüsnü’yü öldüreceğiz, Abdülhamid dizisinde Tahsin Paşa var. Birçok tiyatro sanatçısı, oyuncu oynamak istiyor. Ama biz kurul olarak toplandık bu rolü ancak Saatçi Hüsnü’yü oynayan biri oynayabilir diye düşündük. O yüzden sizin oynamanızı istiyoruz, bu sebeple de sizi öldüreceğiz.” TRT’de de aynı anda iki yapımda rol alamıyorsunuz. İyi dedim ben de, böylece öldürdüler beni.
Tahsin Paşa rolüne çok yakıştınız, bir de onun hayatını yazıyorsunuz şu an öyle değil mi?
Tahsin Paşayı biliyordum ben. Hatıratlarını okumuştum yıllar öncesinde, şu anda da hayatını yazıyorum. Tahsin’in nesli yok, 1 çocuğu olmuş o da çocuksuz olarak ölmüş. Kitap çok az satmış o dönem. Bu kitap dizinin ardından tekrar basıldı ve şu an çok satanların içinde. Ben de arkasına bir yazı yazdım ve fesli bir fotoğrafımı koydular. Pek çok insan da kitabı benim yazdığımı zannediyor. Ben de hep diyorum bu kitabı Tahsin Paşa kendisi yazmış diye. Devletin işleyiş tekniğini ve daha ziyade Abdülhamid’i, bürokrasiyi anlatmış. Ama kendisiyle alakalı çok fazla done yok. Romancının da boşlukları hayal gücüyle doldurmak gibi bir imkanı var, nitekim tarihçi değiliz biz. Ben de bildiğim bilgileri toplayarak Tahsin Paşa’yı yazmaya karar verdim.
Aslında Tahsin Paşa da çok zor bir karakter...
Ben 55 yaşımdayım. Hayattaki artılarımı ve eksilerimi biliyorum. Zaten bu yaşa gelmiş bir insan bunu bilmiyorsa ve durum tespiti yapamıyorsa boşa yaşamıştır. Ben de hem kendisiyle barışmış hem de kendisinin eksiğini veya fazlasını bilen bir insanım. Tahsin Paşa bence çok doğru yorumlandı. Bunu da gurur, kibir olsun diye söylemiyorum. Az diyalogla, mimikler ve ifadelerle yorumlandı Tahsin. Çok zor bir şeydir diyalogsuz bir derdi anlatmak. Abdülhamid’in kara kutususunuz, her şeyi bilen bir adamsınız ve Mabeyn’de el pençe divan duruyorsunuz. İşte bu noktada Tahsin’i yorumlamak güçlü bir oyunculuk istiyor. Burada da yüzünü kullanman gerekiyor. Bir de Abdülhamid duygularını çok belli eden bir insan değil, dizi gereği de bu böyle. Aslında Abdülhamid’in yüzü Tahsin... Onun ifade etmediği şeyleri Tahsin’in yüzünde okuyoruz. Böyle bir seyir hali var meselenin.
Lütfen Tahsin Paşa Olun
Lütfen Tahsin Paşa olun. Biz hepsinde mağlup olduk, Osmanlı’yı parçalamak için bizi o coğrafyadan sürdüler, kukla devletler oluşturdular, İsrail’i kurdular, Abdülhamid’i tahttan indirdiler. Memleketi perişan ettiler bütün değer yargılarını buldozerle ezdiler adeta. Başardılar... Biz başaramadık. Şimdi: O dönemi iyi okur ve anlarsak, biz bugün aynı oyunlara karşı başka bir kuvvet ve refleksle karşı durur, onların kurgulamak istedikleri oyunu bozabiliriz demeye çalışıyoruz. Dizinin yapılma amacı aslında bu.
Abdülhamid dönemiyle şu anki 2018 Türkiye’si birbirine çok benziyor. Bize diyorlar ki “Siz bugünü tekrar ediyorsunuz.” Yahu ne tekrar edeceğiz, geçmişte ne yaşanmışsa bugün de aynıları oluyor. Felsefe aynı; Osmanlıyı bölmeleri gerekiyordu sömürmek için, böldüler. Osmanlı Ortadoğu’dan çekilmeye başladığından itibaren o coğrafyaya kan ve gözyaşı hakim oldu. Bugün Anadolu tek umuttur mazlum coğrafyalar için. Oralarda İngilizlerin kurdurduğu devletlerin başındaki kimliksiz, şahsiyetsiz, aşağılık, adi idarecileri kast etmiyorum ama halk nezdinde hâlâ ciddi bir birlikteliğimiz vardır. Ve Türkiye hâlâ büyük bir devlet ve kurtarıcı olarak görülür o coğrafyanın insanları tarafından. Bu anlamda güçlenen ve ilerleyen bir Türkiye buralarda daimi bir umut teşkil eder.
Payitaht gibi yeni projeler var mı peki, film gibi mesela?
2 tane film çevirdik. Yazları hiç tatil yapmadım. 2 filmde de yapımcıların ricası üzerine konuk oyuncu olarak rol aldım. İsmim sonradan zikrediliyor, önemli bir şeydir bu benim gibi deneyimi olmayan biri için; “ve Bahadır Yenişehirlioğlu” diyorlar. Filmlerden biri Selçuklu dönemini anlatıyor, Mart’ta vizyonda. Diğeri de yıllarca bize gülünç anlatılan Vecihi Hürkuş’un hayatını anlatan bir film. O da Mayıs’ta vizyonda.
Musa Topbaş Bana Zamanı Doğru Okumamı Söylemişti
Anladığımız kadarıyla zamanınızı iyi kullanıyorsunuz...
Ben çok çalışan az uyuyan bir insanım. Bir gün baş başa yaptığımız sohbette rahmetli Musa Topbaş (k.s.) bana zamanı doğru okumam gerektiğini söylemişti. Yeri yurdu cennet olsun benim çok sevdiğim, çok değer verdiğim bir şahsiyetti. Ona çok şey borçluyum. Bir insanın bir insana aşık olmasını ben onun şahsında yaşadım. Dedi ki “Eşine vakit ayır, çocuklarına vakit ayır, arkadaşlarına vakit ayır. Kendine ve seni yaratan Allah’a vakit ayır. Eğer zamanı doğru kullanabilirsen bunların hepsine vakit ayırabilirsin.” Katılıyorum tüm dediklerine, zaman izafi, esneyebilir, büyüyebilir. Zamana yemin ediyor Allah, zaman var. Ama ne olduğunu tam anlayabilmiş değiliz. Ay’a, Güneş’e göre kurguluyoruz zamanı. Cennetteki hayatı düşündüğümüzde bizim anladığımız zamanla Allah’ın zamanı arasında ciddi farklar olduğunu anlıyoruz. Zaman ve mekan izafidir bu yüzden. Bazı mekanlar mesela genişler, bazıları daralır. Bu sizin hissiyatınızla alakalıdır. Bu sebeple zamanı ve mekanı genişleten bir hissiyatı olmalı insanın. Musa Efendi de zamanı bereketlendirmem gerektiğine dair bana tespitlerini anlatmıştı. Bunlardan biri az uyumaktır. O zaman çok şey yapabilirsiniz.
Avukatlık, yazarlık ve oyunculuk. Maşallah diyelim... Bize de büyükler birçok işi aynı anda yapabilin, komple bir insan olun derler. Bu da zamanla alakalı muhakkak söylediğiniz gibi...
Bu tamamen kendinizi tanımanızla yapabileceğiniz bir şey. Bunun da yolunu açan en güzel şey kitap okumak. Kitap insanı geliştiren en önemli argüman. Allah’ın meleği vasıtasıyla bize gelen emri sohbetlere katılın değildi mesela, “Okuyun”du. Ondan sonra sohbetler geliyor. İnsanoğlunun şu an değişmesine ve dönüşmesine katkı sağlayan, etki eden en önemli şey okuması ve sohbetlere katılmasıdır. Peygamberimizin (s.a.v.) kullandığı en önemli metot da bu zaten, sohbetler aracılığıyla iletişim kuruyor ümmetiyle.
Okudukça İslam’ın Bir Duruş Olduğunu Anlarsınız
Hedeflendiğim şeyin peşinde koşup onu gerçekleştirmek için müthiş bir mücadele veririm. Bunun için de yaşlı olmanın etken olduğuna inanmıyorum. Burada da tabii ki avukatlık, yazarlık, eğitim; manevi tekamül etkilemiştir... Mesela diyorlar ki “En çok hangi yazardan etkilendiniz?” Yahu bu müşahhas olarak etkilenecek bir şey değil ki. “Şu şu yazarlardan çok etkilendim, o yüzden böyle oldum” böyle bir şey yok. Okuduklarınızın tümü sizi değiştirir. Farklı algılar, farklı ırklar sizi geliştirir. Empati yapabilmenizi sağlar, sizi fanatizmden kurtarır. İslam’ı daha iyi anlar ve daha iyi yaşarsınız, İslam’ın felsefesini anlarsınız. Dünyanın sembollerden ibaret olmadığını anlarsınız, arz üzerindeki yerinizin belirlenmesi olduğunu; İslam’ın bir duruş olduğunu anlarsınız.
Anne Baba Okuyorsa Çocuk Okuyor
Annenizin karnındasınız ki orası da bana göre gezegenidir insanın. Öyle değil midir? Yiyorsun, nefes alıyorsun, içiyorsun, oradasın yani. İhtiyaçlarını orada görüyorsun. O yüzden diyorum annelere babalara okuyun, okuyun ki doğru çocuklar yetiştirin. Anne baba okuyorsa çocuk okuyor. Ben liseye giderken 2 bin tane kitabım vardı. Bunu nasıl beceriyorsun, Allah vergisi bir şey en başta. Ama aile etkili. Sen evde TV izlersen çocuğun da internette takılır, bu böyledir.
İnsanın her an hazır olması gerekiyor. “Dur bir çalışayım geleyim” dediğinde zaman geçmiş olabilir, hazırlıklı olman gerekiyor bu yüzden.
Muhakkak okuyun diyeceğiniz 3 kitap?
Kur’an’ı Kerim, Nebevi Sünnet metodu ve Nebiler Silsesi’ni okuyun. Peygamberler tarihi insanlık tarihidir. Erkam Yayınları’nın güzel bir baskısı var. Kur’an’ı Kerim’i okurken de salt okur gibi okumayın, oraya kendinizi bir şahıs gibi dahil edin. Onu bir hikaye gibi, film izliyor gibi okuyun. Olaylar yaşanırken siz de oralarda gezin...
İyi ki yapmışım dediğiniz bir şey?
Evlenmişim, sağlıklı bir ailem var ve çocuklarıma iyi ki vakit ayırmışım. Allah iyi ki karşıma bana liman olan saliha bir eş çıkarmış. Şükrediyorum.
Vazgeçilmeziniz?
Okumak, kitaplar...
Elinizde bir mikrofon olsa ve tüm dünyaya tek cümleyle seslenebilecek olsanız, ne söylerdiniz?
Merhamet, muhabbet, şefkat. Çünkü ne merhametin, ne muhabbetin, ne de şefkatin ne olduğunu bilmiyoruz. Merhameti sadece acımak zannediyoruz. Muhabbeti sadece günümüz insanının bakış açısıyla hormonsal faaliyet zannediyoruz, şefkat dediğiniz de hakeza öyle. Allah bu üç kelimeyi anlamayı ve hayatımıza geçirmeyi nasip etsin.