
1848-49 yıllarında Osmanlı’ya sığınan Macar ve Polonyalı mültecileri vermemek için savaşa girmeyi göze aldığımız, Avrupa’nın en güçlü iki devleti Avusturya ve Rusya idi. Sultan Abdülmecid, eğer mülteciler kendilerine teslim edilmezse bize savaş açacaklarını ilan eden bu iki devletin ültimatomlarına şu sözlerle cevap vermişti “Tacımı veririm, tahtımı veririm fakat devletime sığınanları asla geri vermem!”
Bağdat Hükümdarı Ahmet Celayir ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, Osmanlı’ya sığındıklarında Timur İmparatorluğu’nun hışmından kaçıyorlardı. Timur, Osmanlı’ya sığınan mültecilerin kendisine teslimini yahut öldürülmelerini talep ettiğinde; Osmanlı’nın cevabı şöyle olmuştu özetle: “Örfümüzde yok! Haysiyetimize yakışmaz!” Kendisine sığınanları teslim etmeyi; ölümden beter bilen Osmanlı, bu yüzden Timur İmparatorluğu’yla savaşa girdiğinde (1402) tarihinin en ağır bedelini ödedi. Savaşın sonunda Yıldırım Bayezid, Timur’a esir düşerek, bir kafesin içinde zillet içinde can verdi. O kadar ki haremi dahi esir edilmişti… Fiilen dağılan Osmanlı Devleti bu felaketten ders çıkardığında; uygulamaya koyduğu tek anlamsız fiil; bundan sonra Osmanlı Sultanları’nın eşlerine nikah kıyılmasının yasaklanması oldu. Cariye statüsüne alındılar ki bir daha hiçbir Osmanlı Sultanı’nın eşi o duruma düşmüş sayılmasın. Mülteci kabul etmemek, hele hele mazlumlar için savaşı göze almamak gibi bir refleks akıllarının ucundan dahi geçmedi.
Daha bu felaketin üzerinden yüz yıl bile geçmeden (1492) Osmanlı, bu sefer; İspanyol zulmünden kaçan on binlerce Musevi’ye kucak açtı. Bırakın kendi ırkından olmayı, kendi dininden bile olmayan on binlerce mazluma…
1695’te Macar Kralı İmre Thököly (Tekeli İmre) Avusturya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini kaybetmesinin ardından Osmanlı’ya sığındı. Bu iltica yüzünden Avusturyalılarla karşı karşıya geldik ama insanlığımızdan taviz vermedik. Yine bir Hıristiyan; İsveç Kralı XII. Şarl Osmanlı’ya sığındığında (1709) tüm masrafları tarafımızdan karşılanmak suretiyle 5 yıl ülkemizde misafir ettik. 1849 yılından itibaren 1,5 yıl misafir ettiğimiz Hıristiyan hükümdarsa Macar Kralı Lajos Kossuth oldu. Ve bu; ne aynı ırktan olduğumuz, ne aynı dine inandığımız ne de aynı dili konuştuğumuz Hıristiyan sığınmacılar, ilgili devletlerle aramızda pek çok sorunun çıkmasına neden oldular ister istemez. Göğüs gerdik hepsine hiç şikayet etmeden.
Rusya’ya karşı ayaklanmaları başarısız olunca, Polonya Krallığı’ndan kaçan Lehler, Osmanlı’ya sığındıklarında yıl 1831 idi. İstanbul’un güzide muhiti Polonezköy, işte bu Hıristiyan halkın iskan edildiği yerin adıdır.
1848-49 yıllarında Osmanlı’ya sığınan Macar ve Polonyalı mültecileri vermemek için savaşa girmeyi göze aldığımız, Avrupa’nın en güçlü iki devleti ise Avusturya ve Rusya idi. Sultan Abdülmecid, eğer mülteciler kendilerine teslim edilmezse bize savaş açacaklarını ilan eden bu iki devletin ültimatomlarına şu sözlerle cevap vermişti “Tacımı veririm, tahtımı veririm fakat devletime sığınanları asla geri vermem!”
Bunlar ilk akla gelen birkaç örnek sadece. Balkanlar’dan, Kırım’dan, Kafkasya’dan, Azerbaycan’dan ve diğer bölgelerden Müslüman olup da Türk olmayan ama Türkiye’ye göç edenlerin sayısına ve hikayelerine girmeyeceğim. Liste, bu sayfaya sığmayacak kadar uzun çünkü. Ülkemizde yaşayan sadece Arnavut kökenlilerin sayının 5 milyondan fazla olduğunu bilmek makul bir fikir verir kanaatindeyim. Hele hele saydığım bölgelerden ve daha fazlasından gelen; Anadolulu olmayan ama Türk kökenli olanların sayısına ve hikayelerine ise hiç mi hiç girmeyeceğim. İşler iyice karışmasın…
Vakıa ortada. Hal böyleyken klavye başında; ağızlarını, ellerini ve bilumum fikri ve cismi ifrazat azalarını yaya yaya “Souroyolular olkoloruna donsunlaaar. Koahroman Turklar olsoydı koaçmozlardoağ. Buz souroyoda onlor içon soavaşorkon onlağr burodo bizom karıloromozo kızloromozo laf atoyoloağr” diye iğrenç yalanlar yayan, sözde vatanperver hadsizlere sorum: Ecdadınız kim?! Belli ki bizim alicenap dedelerimiz; Süleyman Şah, Sultan Bayezid, Abdülhamid, Abdülmecid vb. ile sizin hiçbir alakanız yok. Sorsak; hepinizin ya dedesi ya ninesi ya Balkan ya Kafkas ya Kırım ilah… göçmeni çıkacak… Hal böyleyken hangi sıfatla milletimizin alamet-i farikaları olan “Ne pahasına olursa olsun mazlumdan yana olmak”, misafirperverlik, alicenaplık gibi şiarlarımıza leke sürme cür’etini kendinizde görüyorsunuz?!
İnsanlıktan nasibinizi alamamışsınız belli! İslam’dan nasibinizi alamamışsınız aşikar! Bari kuru kuruya övünedurduğunuz Türklük’ten bir hisseniz olsa ya! Nasıl mı: Açın okuyun ecdadın tarihini. O aşağılık söylemlerinizden utanmaya başladığınız an anlayacaksınız nasiplenmeye başladığınızı.