|
Duygusuz Gülünmez
Ahmet Bozkuş, sözlüklerde mizahın argoyla eşanlamlı olarak yazılmaya başlandığı günümüzde, zehire karşı panzehir üreten bir sanatçı… Belden aşağı çalışan mizahçlıarın aksine tertemiz bir mizah yapan güzel bir adam… İşin esprisi de burada zaten: Sövmeden gülmekg, üldürmek… Kendisi İslâmi hassasiyetlere dikkat ederek mizahî ürünler ortaya koyuyor, tiyatro oynuyor, televizyon programları yapıyor.Öğretmenliği bırakarak, gemileri yakarak girdiği bu yolda başarılı işler çıkarıyor. Hâlen, artık ismiyle özdeşleşen Dünya Radyo’daki “Uyurgezer” programını hazırlayıp sunuyor. Kendisiyle radyoculuk, gençlik ve mizah üzerine; röportajdan öte, tatlı tatlı muhabbet ettik...
adyoculuğa nasıl başladınız?
Lisedeyken kendi kendime radyo programları yapardım ve kasete kaydederdim. Konuşurdum konuşurdum, ciddi ciddi bir şeyler anlatırdım. Konuşmamın bir yerinde “şimdi falanca şarkıyı....
Radyonun televizyona göre nasıl bir albenisi var?
Radyocuyla dinleyici arasında enteresan bir bağ var. Yüzünü görmediği, tanımadığı, tipini bilmediği bir adamı dinliyor. Onunla bir arkadaşlık kuruyor.
Televizyonun böyle bir özelliği yok. Televizyon sizle sırdaş olamaz, dost olamaz, kardeş olamaz ama radyo olur.
Çünkü radyoyu dinleyerek uyuyabilirsiniz, radyoya sarılıp uyuyabilirsiniz. Ben çok radyo dinlerken uyumuşumdur, program yaparken uyumadım tabii. (Gülüşmeler)
Mizahî tiyatro oyunları ve radyo programları yapıyorsunuz. Bu anlamda, gençler için camiamızda mizah yapmanın imkânı, zorluğu, gerekliliği ve yeterliliği konusunda neler söylersiniz?
Mizah bir mecra ve bizim bir eksiğimiz… Yapılması da lâzım ama zor bir iş. Çünkü “çok gülmek kalbi öldürür, çok laf yalansız çok mal haramsız olmaz” diye de bir şey var. Çok konuşmanın zararları üzerine bir sürü söz var. Öyle ki, art arda on tane cümle sıralarım, sonra hepimiz bu işi bırakıp gidebiliriz. Yani gerçekten zor…
Ama ben şöyle düşünüyorum; bir yerde zehir varsa onun panzehirini üretmek senin boynunun borcu! Ne olursa olsun… İnsanlar futbolla farklı mecralara sürüklenmek isteniyorsa, sen onun panzehirini üretmek zorundasın. Hakan Şükür’ler, Ertuğrul Sağlam’lar olmalı, olmak zorunda… Diğer taraftan müzikle insanlar farklı mecralara sürükleniyorsa sen iyisini yapmalısın. Becerin varsa, yeteneğin varsa, müzikten anlıyorsan insanlara tercih hakkı sunmalısın. Allah sana bu yeteneği verdiyse bunun zekâtını vermelisin. Banane diyemezsin! Çünkü öbür taraftan zehirliyorlar. Aynen kitaplar, dergiler, radyoculuk, tiyatro da böyle… Ayrıca bugün tiyatro ve sinema çok daha etkileyici bir unsur.
Camiamızda mizah yapmak gerekli ama riskli bir durum. Bunun sıkıntılarını da yer yer yaşıyorum. Boş konuşuyorsunuz diyenler de oluyor. Çünkü insanların beklentileri farklı, meselâ hep vaaz edilmesini bekliyorlar. Ama şunu da biliyorum ki bazı gönüllere girmenin farklı yolları vardır. Her ağaca aynı şekilde tırmanamazsınız, farklı bir yol bulmalısınız. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır; tatlı dille, güler yüzle, espritüel, latifeli bir şeyler yapmak lâzım. Ama tabii ki o terazi çok hassas, korumak zorundasın.
Bu tartışmalar da sürüyor. Piyasada dindar camiadan stand-upçı, şovmen, komik işler yapan çok az adam çıkıyor. Onlar da genelde aforoz edilmiş ve eleştirilen kişiler… Niye yapıyor ki, ne gereği var ki, deniyor. Ama ben mizahın çok gerekli olduğuna inanıyorum. Bu mecrada bizim bir şeyler yapmamız lâzım. Çünkü görüyorsunuz yani, sürekli belden aşağı vuran esprilerle muhatap oluyorsunuz.
Yeterliliği konusunda; tabii ki yeterli değil… Örneğin gösteri yapıyorum ama insanlar “şiir okusanız?” diyorlar. İnsanların beklentisi bu, daha duygusal şeyler. Oysa gülmek de son derece duygusal bir durum... Duygusuz gülünür mü? Tebessüm etmek, gülümsemek, mutlu olmak duygusal bir şeydir. Gülmek, ağlamak kadar duygusaldır.
Son olarak, Genç Dergi okurlarına neler söylemek istersiniz?
Necip Fazıl gençliğe hitabesinde: “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik”ten söz ediyor. Derginin adı da Genç ya, ondan dolayı şunu söyleyebilirim ki; zaman bizde ve mekân bize emanet… Zamanın ve mekânın kıymetini bilip, hakkını da vermek lâzım. Yoksa zaman da mekân da yakamıza yapışır ve bunun hesabını sorar bizden. Bir de, Allah rüzgârlarına bereket, yelkenlerine kuvvet versin hepsinin, hepinizin… |